Takvim sayfasında ocak ayının ortasındaki bir kareyi kırmızıyla işaretlemişim o gün. Altında “transfer günü” yazıyor. Erzurum'da ocak ayı dediğim zaman kasrın pencereleri üşüyor, sobada odun yanıyor, sabah dışarı çıktığımda saçlarım nefesimden buğulanıyor. O ortamda bir transfer sürecine girmek, kafamda en baştan beri sıra dışı bir şeymiş gibi durdu.
Süreç aslında uzun bir sonbaharın devamıydı. Eylülde yumurta toplama yaptık, embriyolarımızı dondurduk, ben bir süre dinlendim. Doktor “taze transfer yerine donmuş embriyo transferi yapacağız çünkü hormon profilin bu siklus için uygun değil” dedi. Bu bekleme üç buçuk aya yayıldı. O süreçte hava soğudukça, kar yağdıkça, içimdeki plan da sabırla şekil aldı.
Randevular için şehir içi yolculuklar benim için ayrı bir bölümdü. Doktorumuzun kliniği evime kırk dakika uzaktaydı ve ocakta bu mesafe bazen bir saati buluyordu. Eşim sabah altıda çıkıp arabanın önündeki kurşun rengi buzu kazırken ben içerde termosu hazırlardım. Termosun yanına her zaman bir küçük paket kuru meyve koyardım. Kliniğin bekleme odası sıcak oluyordu ama aradaki yol soğuktu.
Hormon ilaçlarımı ocak ayı boyunca kullanıyordum. İlaç dolabımı buzdolabının en üst rafına koymuştum; soğuk olması gerekenler için zaten uygundu. Bir şeyi fark ettim o aralar: Evde sobayı yaktığımız için bazı odalar çok sıcak, bazıları soğuktu. İlaç saklama için buzdolabı en güvenli yerdi. Bunu küçük bir not olarak belirtiyorum çünkü kış aylarında bu detaylar bazen atlanıyor.
Transfer öncesi endometriyum kalınlığımı kontrol ettiler. Doktor memnundu. O sabah evden çıkarken sokakta ince bir kar yağıyordu. Eşim arabayı yavaş sürdü, ben yol boyunca camdan dışarı baktım. O yolu hâlâ hatırlıyorum; sessiz, beyaz, bir kitap sayfası gibi açık.
Klinikte her şey sıcaktı. Duvarlar, hemşirelerin gülüşü, odanın ışığı. Transferden önce mesaneyi belli bir düzeyde dolu tutmak gerekiyordu, bu bana verilen en komik görevdi o sabah. Su içip saatime bakıp tekrar su içip saatime bakmak. İşlem kısa sürdü; eşim odanın dışından bekledi, işlem sonrası yanıma geldi. Bana bir elmalı poğaça getirmişti. “Eve dönerken yersin” dedi. Ben o an gülümsedim.
Eve döndüğümüzde ben hemen yatağa uzanmak istedim ama doktor “aşırı yatak istirahatine gerek yok, normal günlük hayatına dön” demişti. Bu bilgi yeni bir bilgi gibi gelmişti çünkü eskiden çevrede “iki hafta yatacaksın” diye bir hikâye yaygındı. Ben de hafif hareketli kaldım. Kalın yün çoraplarımı giydim, salonda battaniyenin altında bir kitap okudum. Evin her tarafı sıcaktı. Pencereden karın yavaşça biriktiğini izledim.
Kış aylarında en çok dikkat ettiğim şey enfeksiyonlardan korunmaktı. O yıl grip salgını erken başlamıştı. Kalabalık yerlere girmemeye, yakın çevremde hasta olan varsa mesafemi korumaya çalıştım. Ellerimi sık sık yıkadım. Bu basit önlemlerin büyük bir tıbbi etkisi var mı bilmiyorum ama psikolojik olarak kendimi koruyorum hissi çok iyi geldi.
Beklenen iki hafta boyunca evden fazla çıkmadım. Dışarı çıkıyorsam da kısa mesafeler ve güneşli saatlerde. Öğle vakti dışarıda yürümek, kış ikliminde günün en sıcak zamanı oluyordu. Bir keresinde parkta koşan bir köpek gördüm, karla oynuyordu. Bir şey hissettim içimde, tarif edemem. Sadece küçük bir umut.
Beta sonucumuz pozitif geldi. Doktorumuzla ofiste oturup sonuçları gördüğümde dışarıda ince bir kar yağıyordu yine. Sanki ocak ayı benimle birlikte nefes alıyordu o dönemde.
Kış aylarında transfer geçirecek olanlara birkaç pratik not: Bol katmanlı giyin, bekleme odalarında sıcak olursunuz ama dışarıda üşümek yorucudur. Randevu sabahları yola erken çıkın, buzlu yollar geciktirebilir. Eve dönüş için bir sıcak içecek ve küçük bir atıştırmalık hazırlayın. İlaçlarınızı soğuk hava doğrudan maruz bırakmadan taşıyın. Ve en önemlisi, kışın verdiği doğal içe kapanmayı kabul edin; o mevsim size zaten yavaşlama izni veriyor.