Takvime bakıp “sadece iki hafta” demek kolaydı. O iki haftanın içinde olmak başka bir şeydi. Günler aynı uzunlukta değildi. Bazı günler sabahtan akşama bir nefeste geçti, bazı günler öğle saati hiç gelmedi.
İlk üç gün görece sakin geçti. Dördüncü gün, bedenimi dinlemeye başlamıştım. Bir karın gerginliği oldu mu hemen yorumluyordum. Göğüslerimde değişiklik mi var? Yoksa bunu geçen ay da hissetmiş miydim? Bir kahve kokusu neden bugün daha yoğun geldi? Bu soruların her biri bir ip gibi gün boyu peşimden sürükleniyordu.
Akşamları en zordu. Akşam yediden sonra, gün yavaşlayınca, kafamdaki sesler yükseliyordu. Eşim fark etti bir akşam. “Sessizsin” dedi. Ben de “kafamda bir tartışma sürüyor” diye cevap verdim. Gülümsedi, yanıma oturdu, “tartışmaya bir de ben katılayım mı?” dedi. Bu bana iyi geldi çünkü iç konuşmayı dış konuşmaya döndürmek, o sesi biraz normalleştirdi.
Bir arkadaşımla konuşmak da bana yardımcı oldu. Süreci detaylı bilmiyordu ama genel olarak zor bir dönem geçirdiğimi biliyordu. Onunla konuşurken bu sürecin adını koymak zorunda değildim. Sadece “zor bir iki haftadayım” dedim, o da “gününü nasıl geçiriyorsun” diye sordu. Basit sorular bazen en iyi sorulardır.
Kendime birkaç kural koydum. Birincisi: gün içinde sadece iki kez bedenimi dinleyecektim, sabah ve akşam. Bunun dışında, sürekli kontrol etme dürtüsünü fark edip bir kenara bırakmaya çalışacaktım. İkincisi: internette semptom araması yapmayacaktım. Bu kural en zor olanıydı, birkaç kez çiğnedim, sonra tekrar uyguladım. Üçüncüsü: her akşam kısa bir yürüyüş yapacaktım. Sadece yirmi dakika. Evin çevresinde bile olsa.
Bu kurallar beni kurtarmadı ama bana bir çerçeve verdi. Çerçeve olduğunda, ortasındaki boşluğu yönetmek daha kolay oluyor.
Bir gün sabah kalktığımda hiç kötü hissetmedim. O an ürktüm. “Neden iyiyim? Bu iyi bir işaret mi yoksa kötü bir işaret mi?” Aklıma gelen bu soru beni kendime güldürdü. İyi hissetmenin de endişe verici hale gelebilmesi, o dönemin ne kadar yoğun olduğunu anlatıyor.
Ortalardan sonra kendime bir hatırlatma hazırladım. Telefonumun arka ekranına küçük bir not yazdım: “Bedenin sana söyleyeceklerini söylediği zaman söyler. Sen şimdi sadece nefes al.” Bu cümleyi günde belki elli kez okudum.
Eşimle akşamları film izlemeye başladık. Çok ciddi filmler değil, hafif, bazen gülümseten. Bir saat boyunca başka bir dünyaya geçmek, dönünce o dünyadan biraz daha hafif bir şey getirmek, akşamları kurtardı.
Haftanın son günlerinde duygularım daha belirsiz hale geldi. Kafamdaki ses artık tek bir şey söylemiyordu. Bazen umutluydum, bazen mesafeliydim. Eşim “her iki duyguya da yer var” dedi. Haklıydı.
Randevu günü yaklaştıkça sessizleştim. Bu iki hafta bana bir şey öğretti: Bekleme, boş zaman değildir. İçinde çalışan, konuşan, kendini tanıyan bir dönemdir. Kendimle daha sabırlı konuşmayı, her hissi bir sonuca bağlamamayı ve bedenimin bana kendi zamanında cevap vereceğini kabul etmeyi öğrendim. Hangi sonuç gelirse gelsin, bu iki hafta benim açımdan içsel bir yolculuk oldu.