İki yıl beklemiştik ilk değerlendirmeye gidene kadar. Kendi kendimize, "Biz sabırlıyız, olacaktır" diyerek geçirdiğimiz ayları saymak istemiyorum bile. Bir pazartesi sabahı kliniğe gittik, iki hafta arayla iki ayrı spermiyogram verdi eşim. Sonuçları birlikte aldık.
Konsantrasyonu 4 milyon/mL'ydi. Hareketlilik düşüktü. Morfoloji yüzde birin altında. Doktor sakin bir sesle, "Bu değerlerle doğal gebelik şansı çok düşük. ICSI önereceğim" dedi. Eşimin yüzüne baktım. Hiçbir şey söylemedi ama o bakışı hâlâ hatırlıyorum — sanki bir düğme içinde bir şeyleri kapatmıştı.
O gece eve döndüğümüzde kimse bir şey konuşmadı. Yemek yapmadık. Ayrı odalarda oturduk. Ben salondaki kanepede uzanıp tavana baktım, o ise çalışma odasında bilgisayar başındaydı. Saatlerce orada kaldı. Bazen sessizlik de bir şey söylüyor zaten.
İki gün sonra, yatmadan önce benim tarafıma döndü. "Benim yüzümden" dedi. Sadece bu. O ana kadar söylenmemiş bir cümle havada durdu. Onu yalanlamadım, teselli de etmedim. Çünkü hiçbir doğru cevap bulamıyordum. Elini tuttum. Ağzımdan çıkan tek kelime "Hayır" oldu ama bu bile az gelmişti.
Sonraki haftalar ikimiz için de farklıydı. Ben, kliniğe ilk başvurana kadar olan her şeyi — her ayı, her doğum kontrolü kutusunu, her "daha erken, daha erken" kararını — tek başına düşünen ben, şimdi ICSI sürecinin detaylarını araştırıyordum. O ise daha sessizdi. Kendini iş yoğunluğuna verdi. Vitamin kullanmaya başladı. Sigarayı bıraktı. Sauna ve sıcak banyoyu kesti. Kendini her yerden düzeltmeye çalışıyordu sanki.
Bir akşam kahve içerken, "Sen bu süreci tek başına yaşıyorsun sanki" dedim. Gözleri nemliydi. "Bedenime güvenemiyorum artık" dedi. O an, ilk kez onun içinde neyin ağırlık yaptığını anladım. Benim için yıllardır olmayan bir şey, onun için bir anda gerçekleşmişti: kendi bedeninin, onun en doğal beklentisini veremediği düşüncesi.
Psikolog desteği aldık — ikimiz birlikte ve her birimiz ayrı ayrı. İlk seanslarda ben daha çok konuştum, sonra o. Terapi zorlaydı ama iyileştirdi. Birlikte uzaklaştığımız şeyleri — yürüyüş, film izlemek, eskiden beraber yaptığımız basit şeyleri — yeniden bulmaya çalıştık.
ICSI günü geldiğinde, yumurta toplamadan sonra hep birlikte işlemin laboratuvar kısmını bekledik. Embriyolog iki saat sonra çıktı: "Beş yumurtanızın dördü normal döllendi." Eşimin eli titredi. Sessizce odaya yürüdük.
İki haftalık bekleme — daha önce yazılanların hepsinden zor ve başka bir şekilde anlamlı. Çünkü artık sadece benim değil, ikimizin bekleyişiydi. Bir pazartesi sabahı beta-hCG pozitif geldi. Pozitif sayı yeterince yüksekti ki doktor telefon etti. Eşim önce inanmadı. Sonra uzun uzun sarıldı. O anki yüzünde, aylar önce bilmediğim bir hafiflik vardı.
Gebelik şu an 12. haftaya yaklaşıyor. Her ultrasonda bir nefes alıyoruz, ikimiz birlikte. Ama benim için en büyük ders, tanının başında yaşadığımız o iki gün oldu. Sessizliği doğru okumak, kimin hangi yükü çektiğini anlamak, teselli değil yan yana olmak — bunları öğrendik.
Eşim artık, "Benim yüzümden" demiyor. Ama geriye dönüp baktığımızda o cümlenin ne kadar ağır olduğunu ikimiz de biliyoruz. Paylaşılan yükler, bölündükçe değil yan yana durdukça hafifliyor. Erkek faktörü tanısı sadece bir tıbbi bulgu değil — çiftin iletişim yolunu yeniden çizmek zorunda kaldığı bir dönem de.
ICSI'nin laboratuvarda olan bir teknik olduğunu biliyordum. Ama gerçek şu: asıl süreç ikinizin arasındaki yerde geçiyor. Teknoloji embriyoyu oluşturuyor olabilir, ama onu taşıyacak olan psikolojik zemin sadece ikinizin kurabileceği bir şey. Benim için bu yolculuğun en özel öğrendiklerinden biri buydu.